ÜNLÜ HAYALPEREST 100 YAŞINDA

dream1Mütemadiyen arama motorunun özel gün veya özel insanlar için hazırladığı denen mini animasyon videolarından esinlenerek düşüncelerde buldum bir an kendimi.

Milyarlarca insandan birkaçına bahşedilen bu jestin bir günlük kahramanı ben olsaydım dedim mesela…

Acaba ne diye geçerdim tarihe?

Şu ana kadar teknolojiye armağan ettiğim bir icadım, bilime bomba gibi düşen bir hipotezim olmadığına göre, olimpiyatlara katılıp bir rekoru egale etmediğime ve tarihe geçecek bilimum herhangi sıra dışı bir başarıya imza atmadığıma göre; birkaç saniyelik bir görüntüden bile derin düşlere dalan biri olarak ‘Ünlü Hayalperest Narin Altınay’ın 100. Doğum Günü’ diye bir yazıyla karşılardım ziyaretçileri heralde bu durumda :)

Öncelikle şunu belirteyim ki birkaç saniyelik bir tanıtım yetmez düşlerime. Küçücük bir dikdörtgene de sığmaz hem hayallerim. Hatta tek boyutlu ekran da yetersiz kalır dünya içindeki dünyama. Hem zaten benim 100. Doğum günüme kadar teknoloji hayli ilerlemiş olur kısa zamandaki gelişimine bakarsak. Bu umuda dayanarak doodle’m iki basamaklı bir boyutta bile sunulabilir pekala. Hem sadece bir tanıtım için bu da işimi görebilir :) !! :)

Fonda bir senfoni eseri olmalı orkestradan canlı. Yaylı, üflemeli her çeşit klasik enstrümana ihtiyaç olacaktır benden bir esinti uçuşturabilmek için. Bir demonun içinde binlerce duygu olmalı tanımsız, sınırlardan bağımsız ruhum gibi. Acapella, agitato, allegro, alla marcia, adigio… hepsi serpiştirilmezse bir yanı flu kalır sessizliğin içinde çalan müziğimin. Hangisi gibi desem… Vivaldi- Four Seasons, Bach-Air, Vanessa Mae-Caravans, Albinoni – Adagio, Joaquin Rodrigo – Concierto de Aranjuez, daha nice niceleri… Hala ne alaka diye düşünenler varsa nev-i şahsına münhasır ben’i henüz tanımıyorlar demektir. Olsun canım bu bilenlere hatırlatma, bilmeyenlere tanıtma  idi zaten Narin’in Hayal Dünyası’nı.

Dünya bir aldanış, hayal onlara bizim ekleyip ortak ettiğimiz bir kardeş. Hiçbiri hakikat değilse eğer ne farkı var hayallerin hayat dediğimizden?

Devamı gelsin o zaman bir tık sonrasının…

Gökkuşağının zirvesi gözükmeyecek kadar uzak bir kenarından hayalimde kadife dokusunu hissederek bir inişle başlıyor serüven hayallerin gezegenine. Dünyanın biyolojik dengesine benzer olarak doğuş, yaradılış var ama vedaların, yok oluşun olmadığı sonsuz bir kır müzikali…

Gökkuşağı da dahil canlılık için gerekli malzemelerden bir parça güneşi bir elime, bir damla suyu öbür elime alıp dreaming_of_holidayshayat getirerek başlatıyorum hayallerin uyanışını.

Hayal değil mi her şey serbest. Beğendiğim bir söz vardır: “Gerçekleşmesi imkansız bir hayal düşlememişseniz, gerçek anlamda bir hayaliniz yok demektir.” Bu da öyle bir şey işte. Anlattıklarımda realite yok, mantık yok, fiziksel, matematiksel hiçbir denge yok.

Sudan serpiştirdiğimde sevdiğim her şey bir bir uyanıyor ve güneşle onlara göründüğümde her şey, herkes gülümsüyor yüzüme en masum haliyle.

Burada tempo yok, ahenk var. Gürültü yok müzik var. Yorgunluk yok, enerji  var. Korkular yok, çünkü korkutucu hiçbir ihtimal yok. Bu yüzden tedbir de yok, kaza, afet, felaket…hiçbir olumsuz seçenek yok. Hatta doğruluk bile yok. Çünkü doğruyu anlamlı kılan hiçbir yalan yok…

Coşku var. Plansız, hesapsız, yolsuz, yönsüz alabildiğine sınırsız yaşam coşkusu.

Coşku… Hayatımızın içinde ne kadar az  hissettiğimiz bir duygu oysa değil mi? Ama hayallerde her şey mümkün ne mutlu ki. Tek yapman gereken gözlerini kapaman ve zihninin sana armağanında var olman. Kalbinin çarpışlarını bile hızlandırabilirsin zihnine müsaade edersen.

Suyu köpük köpük serin kaynağından içerek devam ediyor hayalim. Çünkü benim hayalimde hayatta da olduğu gibi su ilk şart. Çünkü huzura, mutluluğa, unutulmaya yüz tutmuş çocuksu coşkuya, çığlık attıracak kadar gür bir sevince susamış olmakla başlar her hayal. Susamaksa mesele, en güzel kaynakları  düşünce gücünün kıyılarından akıtmak, yaklaştıkça yok olacağına daha da çoğalan seraplara kendini bırakmak da senin ellerinde.

Nerede kalmıştık…

Sudan içip hayallerin büyüsüyle daha da yıkadım, arındırdım içimi gerçeğin yorgunluğundan, çokça pasif bir seyirci kaldığımız inişli çıkışlı gidişatından. Ve dalgalarına bırakıyorum kendimi o aslında çok korktuğum masum gibi görünen beyaz köpüklerin üzerine. Bir sörfçü ustalığında tünel misali arasından kayıp yükselme vakti özgül ağırlıkla batma kavramını hayalime sokmadan en yükseklere, altımda bembeyaz kaynayan maviler üzerinde.

Bazen sadece koşmak isterim içimdeki duyguların yoğunluğu kadar hızlı. Bu yüzden koşuyorum . yollar hep yokuş aşağı kolaylığında. Koştukça bitmeyen, hep zirve yamaçlarında, önümden vurup hızımı, nefesimi kesen değil arkamdan desteklerce itip, gücüme güç katan rüzgarla kollarımı açıp gördüğüm tüm manzarayı kucaklarca koşup hiç yorulmadığım bir bitmez yoldan geçer benim düşlerim.

Koşmak değil ki tek düşlediğim. Ya o görüp hissettiklerim.. Dünya’da eşleştireceğim emsali yok ama biraz çimen, biraz kumsal, az ipek, biraz da pamuk… Dokusu tabirimce yumuşak, dokunuşu ılık-serin. Terazinin tam ortası sanki içinde var olduğum, bildiklerimin uzağında dengesini bizzat kendi kurduğum. Ama yok yok… Katı kural, hassas ölçüler yeri değil öyle. Kafama göre. Canım neyden, ne kadar isterse.

Bir bakışımla baktığım yerden istediğim renkte çiçekler üzerime açıp istediğim yerden kutuplardan tutun ekvatora tür tür meyveler yığmakta önüme en ekşiden en şekerliye. En sevdiğim canlılardan olan arkadaşım yunus kaygan burnuyla beni gıdıklamayı bırakırsa hepsini doyma hissi tanımlamadığım midem sayesinde yiyebileceğim :)

Rüya gibi alakasız geçiyor sahneler hem aklımda hem tanıtımda…

Şimdi de yazdan tanıdığımız sabahın yakmayan ilk ışıltılı güneşiyle parıldayıp ardından hiç basılmamış çam ormanı dolusu gıcır gıcır karda yuvarlanma vakti. Sonra da için için ağlayıp içini boşalttıktan sonra yüzüne vurduğun soğuk bir avuç su lütfunda şakır şakır yağmur… Hasta olmaktan korkmadan, saatlerce üşümeden ıslanmak…

Bir uçurtmanın tepesine çıkıp havalanmak geliyor içimden bir 13-Interesting-Facts-about-Dreams-bubblesbulutlarda sek sek oynamak. Düşmeler yok, düşler var. Kanayan dizlerimin hıncını içine gömülüp içimi hoş eden yumuşak bulutların cömert karşılayışından ya da boşlukta yakalayan bir martının kar beyazı kanadından çıkarıyorum.

Kuş misaliydik ya hani biz insanlar artık misalleri kaldırabiliyorum hayatımdan, ahh evet pardon hayalimden :) bir kuş oluyorum martılardan daha hür; bir denizde balık. Büyük balık-küçük balık yarışını istemiyorum hayalimde. Kastettiğim sadece balık. Sıfatları, ünvanları sevmem hayatta. Cepheleştirir, kinleştirir, yarıştırır insanları. Beyaz NilMavi Nil kıyası yok, tür farkı yok. Kulaç atma zorunluluğunun bile olmadığı turkuaz bir sonsuzluktan süzülüp ışıklı aydınlığa geri dönüyorum üzerimde suyun tonlarca yükü varmış hissini hayatın garip gerçeklerinde bırakarak. Kuş kadar, tüy kadar hafif..

Hafiflik… Dünyada en arzuladığımız hayal. Vicdani hafiflik, sıkıntıdan kurtuluş hafifliği, iyileşmeden, ağlamaktan, duştan, uykudan sonra gelenden daha da etkili bir hafiflik.

Uykuyu sevmem aslında ben. Çocukluğumdan beridir öğrenemediğim ulvi bir hayati mesele. Ya vadeli ömrümü boşa tüketmemek, hiçliğe dönüştürmemek, ya da uyurken olacaklardan bihaber kalmamak gibi bir bilinçaltı bahsi benimki. Ama hayalimin kontrolü bende olduğuna göre orada uyku demek zamansızlığın içinde bir dinlenişi ifade ediyor tam manasıyla.

Gök kuşağından salınarak başlamıştı  hayalim. Şimdi de bir halatı gök kuşağının iki ucuna bağlayarak hamak kurmaya geldi sıra. Hayalimde de bırakmadığım kucağımda canım köpeğim, balyumağım Karamel’ imle uyuma vakti. Sallana sallana yedi rengin ışığı altında hafızamda sakladığım en güzel notalarla ılık ılık uyuyorum.

Uçan bir mucizeler makinesi pembe dumanları içinde yanık şeker kokusuyla uyandırıyor beni. Yüzümdeki gülücüğe binlerce baloncuk püskürterek karşılık veriyor. Parmağımı dokundurduğum her balon bir mucizenin başlangıcı olarak patlıyor. Zihnimde mucitliğini yapıp, patentini haklı bir gururla aldığım kim bilir kaçıncı buluşum yine :)

Sudan bir sebeple ve bir damla suyla başlattığım hayalim çoğu gibi yine suya düşerek gerçeklere döndürüyor beni. Arama motorunda ne arayacağımı bir anlık unutturuyor sonuç olarak. Ah şu kendimizi şımartma uğruna bile olsa ödediğimiz bedeller… hiç sevmediğim matematiksel sonuçları adeta hayatın.

Hayallerin sınırsızlığını iki dakikaya, birkaç satıra sığdırmak imkansız elbette. Bu sebeple ki birkaç dakikalığına hayal48caeu4aklınızı ele geçirip hayal ülkeme sizi de türlü canlandırmalarla ortak ederek aslında hiçbir zaman literatüre geçmeyecek minik bir animasyonla giriş bölümüyle sizi karşıladım. Devamını kendi arayış ve arzularınızın yaratıcılığında çok daha zenginleştireceğinize inanarak sonlandırdım doodle animasyonunu. Çünkü hayalime dahil ettiğim binlerce detayı  buraya tasvirlerle dahil etmek bir romana mal olabilir bana [Simge] ya da kim bilir bir başka yazımda bir animasyon zeminli tanıtımdan öte bir kurgu filminin senarist ve yönetmeni olarak düşlerimin olağanüstü unsurlarıyla tufana uğratabilirim ezberlerinizi.

Hayata fazla kapılıp hayallerinizi paslandırmayın. Belki de yaşadıklarımızdan fazlasını kurgulayıp kendi tasarımımızda ötesini var edebilmek için düşünce gücümüz bu kadar sınırlardan bağımsız. Bu yüzden hayata beyaz bayrağı göstermek yerine hayallerimize pembe bayrağı çekmek, ara ara gölgesinde ferahlamak gerek.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir