Ya Şehr-i Ramazan’dan #instaRamazan’a

30_k“Neydi o …” sözleriyle büyüdü bir Türk jenerasyonu. O jenerasyonun bir insanıyım ben. 70’li yıllar ve sonraki nesillerin dinlediği eski Ramazan hikayeleri bile bıraktığı tesirle yaşanmış kadar huzur verirdi çoğumuza.

Davulcuların manili güm gümleri, kış iftarlarının çıngıraklı bozacıları, ekşi hamur kokulu sıcak dumanlı pideler, sakız kokulu güllaçlar, korun kokusuyla karışık mis gibi Türk kahvesi, en güzel menünün samimiyet olduğu iftar sofraları, sahura kadar bitmeyen sohbetler, sokağın sönmeyen ışıkları, her yerden kendini gösteren mahyalar, yazları ateş böceği sesleri kadar tanıdık, huzur veren komşu balkonlardan süzülen fısıltılar…

Sanki kibir insanlığın içinde şeytani bir nefs değilmiş gibi herkes hoşgörülü, mütevazi, merhametli, anlayışlı vs. imiş. Setresi uzun katipler karanfil, hanımeli kokulu caddelerde filelerinde, saman kağıdı poşetlerinde meyve-sebze, ekmek yetiştirme telaşesinde Üsküdar gibi nicesinde… Bir rivayete göre kimi filesinin içine kumaş dikermiş içindekileri görüp canı çekenler olmasın diye. Salt tevazu, salt hoşgörü ayı… Duyduklarımdan, kurduklarımdan böyle sahneler geçiyor gözlerimin önünden eski Ramazanların destansı anlatılarından.

64544Teknolojinin, globalliğin şansına mı yetiştik yoksa yitirip götürdükleriyle mi tekdüzeleştik bilemiyorum. Hepimizin elindeki bir avuçluk teknolojide artık sanki Ramazan. Yüzlerce güldürü dolu karikatür, caps, fotoğraf, tweet… Ehh, güldürmüyor, ilgimi çekmiyor desem o da yalan. İşin kara mizah yanı yine kabullenilir hani çok ileri gitmedikçe. Kendini bulduğun, herkesin aynı olan yanını görmek gönülden gönüle bir paylaşım olmasa da ‘ortak değer’ olarak küme dışında pek bırakmıyor takipçileri ancak sözümona paylaşım deyip ibadet ayını gösteri ayına çevirenleri gördükçe hallerine üzülüyorum. Bu gösterinin altında kendi ezilip gerçekleriyle içerlenenlere daha da üzülüyorum.

Açın halinden anlayıp şükürler edileceğine, lokmanın değeri bilinip paylaşmaya kanaat getirileceğine kuş sütünü bile dahil ettikleri sofraları doyana doymayana sergileyip ‘Heyy, var mı sizin de böyle sofralarınız!?’ demekten farklı bir şey yapmayan onlarca fotoğraf çıkıyor bugünlerde karşıma.

Kimsenin yediğinde içtiğinde gözümüz elbette ki yok ancak amaç-sonuç denklemini üstünlük yarışıyla bozan kişilerin ‘niyetliyim’ sözü altında ‘sizin yokluk içinde boğulduğunuzu göstermeye niyetliyim’ gibi şeyler arıyorum neredeyse.  Gizlisi, sessizi makbul olan ibadetin an be an sağa sola reklamının yapılması, bildirimlerinin sunulması garip geliyor, gözüme batıyor, sessiz kalamıyorum. Herkesin önünde ‘Oruçlu musun?’ soruları var bir de. Sanane gibi bir cevap vermek isteyip veremeden kısa bir evet-hayır cevabı uçuşuyor havalarda. Çoğunun ‘sen de bana sor da şöyle ağız dolusu bir evet deyip açlığımı bir nebze bastırayım’ derdiyle içi hava dolu ibadet kol geziyor etrafta.

ramazanAman ha sakın yanlış anlaşılmasın. İnanıp niyet eden, besmelesiyle duasıyla, nefsini terbiye edeniyle, gönlünü yaradana açıp dilinin suskun, içinin coşkun inancıyla Hakk’ın yolunda olanın kabul, makbul ola tüm niyetleri, dilekleri, tövbeleri. Ancak malzeme olarak kullanana, kişiselleştirene, tiye alana, ağırlığını takma sıfat, beğeni alacak hastag, geyik, tırıvırı bileşimlerle kutsallığını hafifletene de bakış açım farklı ama temennim gene aynı. Herkesin hayırlı niyetleri, dua ve dilekleri kabul olsun. #iftarsofrası, #sahurtime, #instaRamazan… gibi amacının ötesinde kibir ayına çevirmek hangi akla hizmet, hangi dine ibadet?

Bu ülkede, bu dünyada soğan ekmekle orucunu açan oldukça, bulduğuna şükrettiği iki yudumla kıt kanaat, saatlerce alın teriyle orucunu tutan oldukça özellikle halkın idolü olmuş kişilerin çevresine gücünü hissettirme gayesinde olanların yemekten, çeşitten eksiksiz sofralarına bir anlam veremeyeceğim kusura bakanınız olmazsa. Haziranın ara sıcak havasına denk gelen Ramazan, sosyal hesapları açınca sanki bir tek Alaçatı’da, Bodrum’da, Boğaz’da, afili restoranlarda ağırlıyor inananları. Paylaşım ayı bir anda reklam dolu paylama, yediğim önümde yemediğim ardımda, arta kalan çöpte ayına dönüşüyor belirli kitleler tarafından. Kimi ise toplu verdiği iftar davetlerini siyasetinin zirvesine yükselen bir basamak olarak kullanıyor etkili bir reklam olarak.

Oysa bir Müslümanı, bir insanı geçtim bir hayvanın bile haline varma ayı olmalı değil miydi? Susuzluktan, eski-ramazan-6açlıktan ölenlerin sessiz isyanıyla tokluktan nefesi daralanın nispet uğruna sesli vitrinleri birleştiğinde o anlatılan eski Ramazanlarda da  bu denli uçurum var mıydı diyorum. ‘Komşuya da kokmuştur bir tabak gönderelim.’ Mantığının ‘Koy falanca hesaba elalem konu komşu görsün iftar neymiş’’e nasıl geldiğini çözemiyorum.

Halbuki ne güzel olurdu herkesi duyarlı görebilmek bir ay olsun. Değil uluorta yemek, adını bile duyduğunda canı çeker diye dilini tutup dememek, hırsının, bencilliğinin sesini de midesinin sesi kadar susturabilmek, gözünü de iradesinin gücüne emanet edebilmek, gönlünü en içten haliyle mübarek ayda bulaşan her kötülükten arındırabilmek, sessiz yalvarışlarla kendi kadar tüm insanlığın hayrına duacı olabilmek, varlığın kıymetini bilip rızkından, şansından, nasibinden bir parça bir başkasıyla paylaşabilmek, empatinin ötesinde özdeşim kurup halden anlayabilmek, kardeşçe, insanca bütünleşebilmek… Yine bu kadar kirli olur muydu dünyamız, amacına herkesçe ulaşmaz mıydı zengin-fakir, kibirli-mütevazi, cahil-bilgili, A partili-B partili olarak bir noktada buluştuğumuz nadide, güzide değerlerimiz, ibadetimiz?

Yaşamadım o günleri ama Ya Şehr-i Ramazan’ı tercih ederdim #instaRamazan’lara.

Ve son olarak herkese kutsallığı ile ruhumuzu yücelten, kirden günahtan arındıran, rahmetini bereketini lütfeden, tövbelerimizin,  şükürlerimizin,  dualarımızın kabulü ile hayırlı Ramazanlar

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir